İslami Haberler

Ana Sayfa Haberler Dini Haberler İslami Haberler Ona biat edenler bizleri yargılıyor

Ona biat edenler bizleri yargılıyor

Ona biat edenler bizleri yargılıyor
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : İslami Haberler Yorumlar : 0 Okunma : 2240 Beğen : 0

Türkiye Gerçeği Dergisi’nden Mehmet Güneş, yargılandığı Devrimci Karargah Davası’nda 40 yılın üzerindeki solculuk geçmişinde yaşadıklarını anlatan bir savunma yaptı. Mehmet Güneş “bu düzmece iddialara karşı savunma yapmayı kendime saygısızlık olarak görüyorum” dedikten sonra Gülen Cemaati’ni hedef alarak “F. Gülen yıllardır açıkça kan davası güder gibi Kürtler ve devrimciler için imha fetvaları veriyor. Ona biat eden savcılar ve hakimler de bizleri yargılıyor.” Dedi.

Güneş’in cemaati hedef alan savunmasının tamamı şöyle:

Önce bir açıklama yapmak istiyorum. Burada bulunuşumu hukuki bir süreç, yasal bir uygulama ve mahkemenizi de bir hukuk kurumu olarak görmüyorum.

Burada açıklayacaklarım bir savunma değildir. Kendimi suç işlemiş olarak görmediğim için savunma yapmıyorum. Heyetinize bir şey anlatmak, ikna etmek amacım da yoktur. Bu hukuk dışı iddianameyi aynı zamanda kişilik haklarıma bir saldırı olarak gördüğüm için bu düzmece iddialara karşı savunma yapmayı kendime saygısızlık olarak görüyorum.

Bu ve benzeri davaların amacı, bu iddianamede dile getirilenlerden çok, alt mantığında yatanlardır. Bu davalarda gelecek yargılanıyor. Uysallaşma yetmez, köleleşme dayatılıyor. Benim suçlu veya suçsuzluğumdan, buralarda birilerinin ceza alıp almamasından önce, yani tekil olaylardan önce, ben bu davalarda yapılmak istenenleri reddediyor, onlara karşı duruyorum. Bana istediğiniz cezayı verebilirsiniz ama geleceğin yargılanmasına alet edemezsiniz.

Tarih Özel Yetkili Mahkemeler mezarlığıdır

Geçmişte sıkıyönetim mahkemeleri, DGM’ler, faşist darbecilerin halka karşı intikam kurumları olarak görev yaptılar. Bugünkü özel mahkemeler de aynı biçimde özel aygıtlar olarak işlevlerini sürdürüyorlar. Bugün herkesin açık biçimde dillendirdiği gerçek, bu mahkemelerin artık cemaatin kontrolünde olduğudur. Cemaatin değişmez özelliği, anti-komünist karakteri ve rejim muhaliflerine düşmanlığıdır ki bu özelliği 1960’lı yıllardan bugüne değişmemiştir. Dolayısıyla özel yetkili mahkemeler bu cemaatin taraftarı olduklarına göre, onun rejim muhaliflerine karşı düşman ve imhacı fikirlerine de katılıyorlardır. Zaten varlık sebebi bu. Açıkça bir kesime düşmanlığını ilan edenler tarafsız olamaz. Cüppe giyebilir, bir yasayla görevlendirilebilir, fiilen karşılarına getirilenler hakkında ceza yetkisini kullanabilirler, ama bunun adı mahkeme olamaz. Bu açıkça “kediye ciğer emanet etmektir”. Kedi ciğeri yer.

F. Gülen yıllardır açıkça kan davası güder gibi Kürtler ve devrimciler için imha fetvaları veriyor. Ona biat eden savcılar ve hâkimler de bizleri yargılıyor. Kan davası güdenler kan davalılarını yargılıyor. İntikam yemini edenler yargı yetkisini ele geçirip intikam alıyorlar. İsteyen açıp bu mahkemelerin yaşlı, genç, çocuk demeden yağdırdığı cezalara bakabilir. Kuruluşundan bugüne bu düzenin mahkemeleri rejim muhaliflerine karşı düşman hukuku uygulamış, intikam organları gibi davranmıştır. Bunların hepsi son otuz yıllık özel mahkemelerin ve Yargıtay’ın kararlarıyla sabittir.

Geçmişim ve geleceğim

Benim kimliğim mücadelemdir. Sansaryan Han, Selimiye, Gayrettepe, DAL işkence haneleridir. Mamak, Metris, Özel Tip, F Tipi zindanlardır. Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri, DGM’ler, Özel Yetkili Mahkemelerdir. 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerine karşı mücadeledir. 40 yılı aşkın böyle yaşadım. Başım dik, yaptığım her şeyin arkasındayım.

Bu yaşıma kadar yalnızca inandığım şeyler için yaşadım ve onlar için dövüştüm, hileye, yalana, zorbalığa karşı savaştım. Görüşlerimi hiçbir yerde gizlemedim, yaptıklarımı savunmaktan kaçmadım. Görüşlerime katılabilir veya katılmayabilirsiniz, ben doğru bildiklerim için savaştım. Başımdan bir yığın olay geçti, bir tek gün bir tek saniye şüpheye düşmedim, tek bir an bile acaba demedim. Karşıma çıkan hiçbir şey beni yıldırmadı, aksine her adımda biraz daha bilendim, biraz daha inançla doldum.

Gözaltılar, işkenceler ve cezaevleriyle 17 yaşımdan beri karşılaşıyorum. 1969’da lise öğrencisiyken duvarlara üzerinde sloganlar olan pullar yapıştırırken yakalandım. Pulların birinde “Zam, zam, zam. Ucuzluk ne zaman?” yazıyordu, diğerinde “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi!” Gözaltına alındım ve yaptıklarımı savunduğum için karakolda işkence gördüm. Bu, devletle ve devletin kurumlarıyla ilk karşılaşmamdı. Suçüstü Mahkemesi’ne çıkarıldım, orada da “Evet yaptım, bilerek ve isteyerek yapıştırdım” dediğim için tutuklanıp cezaevine konuldum.

1971 yılında THKO operasyonu nedeniyle ünlü işkence merkezi Sansaryan Han’daydım ve oradaki herkesin yaşadığı bütün işkenceleri gördüm. Bu kavgada şehit düşen devrimcilerden Kızıldere’de katledilen Ömer Ayna, Cihan Alptekin de aynı dönem oradaydı. Onların adını saygıyla, sevgiyle anıyorum.

1972’de Sivas Dev-Genç operasyonunda gözaltına alınıp tutuklandım, yine bildik uygulamalarla karşılaştım.

1981 yılında TKP-B operasyonu nedeniyle Gayrettepe ve Ankara DAL’daki işkence merkezlerindeydim. Bu zaman zarfında binlerce insana en hayâsız işkencelerin yapıldığına tanık oldum. Yine de şanslılar arasındaydım. Yüzlerce devrimci benim kadar şanslı değildi, bugün toprak altındalar. Aylarca, gözlerim bağlı yaşlı, genç, çocuk, kadın, erkek her yaştan ve her sınıftan insanlara yapılanları dinledim. Gayrettepe’de kaldığım süre boyunca gözaltına alınanların tutulduğu hücrelere indirilmediğimden, 24 saat işkencenin yapıldığı katta, bir kalorifer peteğine kelepçeli olarak tutulduğum için binlerce insana yapılan işkencelere tanık oldum, çığlıkları dinledim. İşkenceciler hoyrat, bir hayvan sürüsü gibiydiler. Tıpkı yırtıcılar misali, kanın kokusunu almış, avlarının üstüne saldırıyorlardı.

Aynı dönemde benim aklımda kalan 2 devrimciyi Gayrettepe’de katlettiler. Süleyman Cihan, o zaman TKP/ML’nin genel sekreteri, ben yakalanmadan birkaç gün önce katledilmişti. Yakalandığım ilk hafta veya ikinci hafta TİKB militanı Ataman İnce’yi Kartal Soğanlık Karakolu’ndan getirdiler ve Gayrettepe’de öldürdüler. Yine aynı dönemde daha sonra ABD Başkanı George Bush’un Türkiye’ye geldiği tarihte 12 arkadaşıyla birlikte katledilen, Devrimci Sol’un liderlerinden Niyazi Aydın da Gayrettepe’deydi. Uzun süre aynı odada karşı karşıya gözü bağlı birlikte tutulduk. Büyük bir direniş gösteren Niyazi Aydın’ın da benim gibi kanırta kanırta tırnaklarını söktüler. Diğer yapılanları anlatmıyorum. Niyazi Aydın’la birlikte aynı dönemde TİKB yöneticisi Sezai Ekinci de oradaydı. Sezai Ekinci bildiklerim arasında 12 Eylül sürecinde en uzun süreyle, 6 ay işkence altında, gözaltında tutulan devrimciler arasındadır. Burada şimdi aramızda olmayan bu iki büyük devrimcinin hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

Türkiye’nin 1960’lı yıllardan beri yaşadığı toplumsal mahşer, bütün bu yaşananlar, beni tepeden tırnağa isyan haline getirdi. Artık bu düzenin hiçbir şeyi beni şaşırtamaz, yıldıramaz, korkutamaz. Askeriniz, polisiniz, MİT’iniz, özel tertip ve pusularınız, sonunda mezarlıklarınız... Ötesi yok.

Sokak infazları, cezaevi katliamları, açlık grevleri

Çok değil yakın tarihlerde bu ülkede yaşanan olaylar, bu ülkenin büyük şehirlerinde devrimcilere karşı sürdürülen sürek avları bu korkak, ikiyüzlü zihniyeti yaratmıştır. Türkiye’nin büyük şehirlerinde yüzlerce insan birer, ikişer, üçer kıstırıldıkları evlerde son model otomatik silah ve bombalarla donatılmış, profesyonel özel polis timlerince katledildi ve bütün bunlar televizyonlardan “canlı”, “sıcak” logosuyla tüm topluma seyrettirildi. Türkiye’nin İstanbul, Ankara, İzmir, Adana dâhil birçok ilinde böylesi belki yüze yakın operasyonda, yüzlerce genç devrimci öldürüldü.

Yine 1990’lar ve cezaevleri. Dışarıda evleri kuşatıp infaz etme, kurşunlarla delik deşik etme operasyonlarının sürdüğü dönemlerde cezaevlerinde de sık sık operasyonlar yapılmaya başlandı. Güvenlik güçleri cezaevlerine baskınlar düzenleyip devrimcileri kafalarını ezerek öldürdüler. Ümraniye, Burdur, Buca, Ulucanlar ve Diyarbakır cezaevlerinde yaşanan vahşetler biliniyor. Cezaevinde hamamlarda yapılan işkencelerde, koğuşlarda, hücrelerde, maltada ellerinde kalaslar ve demir çubuklarla kafalarını paramparça ederek, kurşunlayarak öldürdüler mahpusları.

Ve 19 Aralık Operasyonu. 19 Aralık, kendisine hukuk devletiyim diyen bir örgütün kanlı eylemidir. Kendi kontrolündeki, güvenliğinden ve her şeyinden kendisinin sorumlu olduğu insanlara karşı giriştiği sınır tanımaz bir caniliktir. Hâlâ kin ve nefret kusuyorlar. Hâlâ katliamdan daha alçakça lanetleme kampanyaları sürdürüyorlar.

Bu memlekette yakın bir tarihte mahpuslar, F Tiplerine karşı çıktıkları, buralarda zulüm yaşadıkları için yüzlerce gün aç kalarak öldü. Ölümlerin en zoruydu bu. Gün gün saat saat, her saniye biraz daha eriyerek öldüler. Bu toplum niye öldüklerini bile merak etmedi. Oysa ki her şeyle oyun olur, her şeyin sahtesi vardır. Ama ölüm gerçektir. Bu memleketin yüzden fazla genç kızı ve oğlu bu gerçek ölüme meydan okudu ve gerçekten öldüler. Ayları bulan bir zamanda, yıllarca süren bir dönemde gerçekten öldüler. Bu memleketin ve bu topraklarda yaşayan insanların kılı bile kıpırdamadı. Bu toplum bu ölümleri duymadı, görmedi, ses çıkarmadı. Bir gün tarih 2000’li yılların başında Türkiye’de açlıktan ölen devrimcileri ve onları seyreden bu toplumu yazacak. Bugünden geriye onuru için direnen ve ölmesini bilen insanlar kalacak.

Çürümüş sistem er geç yıkılacaktır

Devrimciler buralardan geliyor. Kimseden madalya, makam, servet bekledikleri için değil inançları için dövüştüler ve yüzlercesi kuytu köşelerde, dağ başlarında, işkence odalarında, kuşatıldıkları evlerde, karanlıklarda kalleş pusularda katledildiler. Türk sermaye devleti ve Türk burjuvazisi, daha iyi bir dünya, daha adil bir ülke isteyen on bine yakın genç kadın ve erkeği toprağa gömdü. Büyük çoğunluğu gençlerden oluşan, bu toprakların vicdan ordusuydu onlar ve bu toplumdan hiçbir şey istemediler. Bu toplumun ve ülkenin zenginliklerini hortumlamadılar, emlak veya arazi vurgunu yapmadılar, bankalarda dolarları, euroları olmadı. Büyük çoğunluğunun mezar taşı bile yok.

Gözlerini açtılar genç yaşta zulmü ve adaletsizliği gördüler. Dosdoğru üstüne yürüdüler. Hak, adalet, eşitlik, özgürlük diye haykırdılar. İşçi, köylü, yoksul, emekçi, ezilenler için dediler. Bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm dediler. Kahrolsun faşizm, kapitalizm, sömürü düzeni dediler. En çok da sosyalizm ve devrim dediler. Çok, çok kısa kaldılar, şiir gibi yaşadılar.

Devrimciler, Türk burjuvalarının haram servetlerine ve zorba iktidarlarına karşı çıktılar, çok büyük bir suç işlediler. Suçların en büyüğü, bu sömürü düzenine isyan etmektir ki isyanlar hakkında hiçbir mahkeme karar veremez. Daha doğrusu bu konu mahkemelerin alanına girmez. İsyan her yerde var olan düzene ve kanunlara karşıdır. Birbirinin zıttı olan şeyler birbirini yargılayamaz. Devrimcileri ve isyanları şimdiye kadar hiçbir mahkeme yargılayamamıştır. Mahkemeler isyancılara ceza verebilir ama isyanları yargılayamaz. İsyanları tarih yargılar ve onun adaleti şaşmazdır.

Zulme karşı direniş ve isyan her zaman haklıdır, meşrudur. İsyanlar ve ihtilaller, insanlığın arınma, gençleşme ve iyileşme hamleleridir. Devrimciler ve devrimler, tarihin ve toplumun vicdan hareketleridir. Tarihin kendisi isyanların tarihidir. Dinlerin tarihi hatta var oluşları bizzat isyandır. Modern tarih de isyanların tarihidir ve hiçbir mahkeme isyanları mahkûm edememiştir. Büyük Fransız İhtilali’ni yargılamak hiçbir mahkemenin harcı değildir ve akıllarından bile geçirmezler. Başarısız, yenilmiş isyan ve ihtilalleri bile mahkemeler mahkûm edemez, hüküm veremez, sadece ceza keserler. 1871 Paris işçi isyanı yenilmiştir ve galipler şehirdeki bütün eli nasırlıların ellerini kontrol edip, duvarların diplerinde kurşuna dizmişlerdir. Ama 1871 Paris Komünü’nü mahkûm eden bir mahkeme kararı yoktur. Tarihe haklı ve meşru bir isyan olarak geçmiştir. Aydınlanmacılara göre başkaldırı ve ihtilal, insanın doğuştan gelen en yüksek hakkıdır. Buyursun, herhangi bir mahkeme bu hakkı men ve söylenenleri mahkûm etsin.

Sömürü düzeninin yarattığı açlık, yoksulluk, çürüme, sokaklara yansıyan sefalet ve bütün bunlar karşısında toplumun duyarsızlığı ürkütücüdür. Başka hiçbir sebep olmasa, sadece bu yüzden evet sadece bu yüzden bu adaletsiz sistemi lime lime etmek, parçalamak ve yıkmak istiyorum. Bugüne kadar elimden geldiği ve gücümün yettiği kadarıyla, bütün yolları kullanarak bu ahlaksız düzeni yıkmak için mücadele ettim ve mücadeleye devam edeceğim. Bu konuda yaptıklarımdan değil yapamadıklarımdan dolayı suçluyum.

Sonuç yerine

Sermayenin adaletsiz ve zorba Türkiye’sinin yanında bir başka Türkiye hep oldu. Hak ve adalet arayan Devrimci Türkiye’den bahsediyorum. O Türkiye hep vardı. Sürekli ezildi ama hiç yok olmadı, bir saatin tik takları gibi düzenli ve biteviye hep işliyor. Yeryüzünde zulüm, adaletsizlik ve eşitsizlik doğduğundan beri eşitlik ve adalet isteği de hep vardır. Zorbalığın büyüklüğünden, eşitsizliğinden dolayı, Türkiye’de adalet ve eşitlik arayışı hiç eksilmemiştir.

Devrimci Türkiye, kapitalist Türkiye kadar gerçektir. Türkiye’de soygun, sömürü, sokaklara taşan zorbalık büyüdükçe ne kadar kırarsanız kırın devrimci güçler sürekli mayalanmakta ve gelişmektedir. Tarihe bakan, bakmayı bilen herkes bu gerçekliği görür. Er ya da geç Türkiye’de zulmün saltanatı yıkılacak, paraya kölelik dönemi bitecektir. Türkiye adil, eşit ve özgür insanların memleketi olacaktır. Tarih göstermiştir ki, insanlar gibi kurumlar ve düzenler de fanidir. Koca koca imparatorluklar bir daha gelmemek üzere çökmüştür. Kapitalizm de doğduğu gün ölümlüdür. Her gün insanlık onunla hesaplaşıyor. Sosyalizm, kapitalizm kadar gerçektir. Hatta geleceğin sistemi olarak kapitalizmden daha gerçektir.

Silahların, paranın, doymak bilmez kâr hırsının, kan ve ateş denizine çevirdiği bu vahşet dünyasına isyan ettik. Hiçbir şey yapamasak da bu rezil aleme “Hayır!” dedik. Bu uğurda yanlış ve hatalarımız bile paranın ve zorbalığın yörüngesinde çırpınanlardan bin defa kutsaldır. Beşeriyet ve kâinat kan ve ateş içindeydi, hâlâ öyledir. Bizler kaplumbağa ve serçe misali bu ateşi söndürmek için çırpınıp durduk. En büyük hatamız, en ağır suçumuz etkisizliğimizdir. Bundan dolayı yaptıklarımızdan değil ancak yapamadıklarımızdan sorumlu tutulabiliriz. Etkisizliğimiz, kahredici düzeydedir. Bu nedenle her türlü eleştiriye de cezaya da razıyız. Bunun dışında her şey nasıl olması gerekiyorsa öyle olmuştur. Bugünün egemenleri tarihe zorbalar olarak geçer, 12 Eylül ekmeğe, özgürlüklere karşı alçakça bir savaş olarak geçer. Orada direnenler kalır. 18 yaşını doldurmadan dimdik sehpaya giden Erdal Eren kalır.

“Bütün Türkiye ayaklarımızın altında, en büyük biziz” diyebilirsiniz. Şirketleriniz biraz daha büyüyebilir, banka hesaplarınız biraz daha şişebilir, zenginliklerinize zenginlik katabilirsiniz. Bu düzendeki her şey sizin olabilir, hepsine sahip olabilirsiniz. Medya starlarınız, birbirinden meşhur yıldızlarınız, polis şefleriniz, omzu kalabalık generalleriniz, hepsi sizin olsun. Ama asla bir Deniz Gezmiş’iniz olmayacak. Davası olmayanın Deniz’i olmaz.

Devrimciler sizin düzeninizin bütün kutsallarını çoktan çöpe attılar. 6 Mayıs 1972 şafak vakti idam sehpası hazırdı, TSK subayları hazırdı, savcı hazırdı, cellat hazırdı, sehpaya çıkıp ipi boğazına geçirdiler. Deniz, celladı beklemeden sehpayı tekmeledi. Biz bu düzenin her şeyine çoktan tekme attık. O tarihten bugüne bu topraklarda bizim başımızı eğecek hiçbir olay yoktur ve olamaz.

***

Saraylar saltanatlar çöker

kan susar bir gün

zulüm biter.

menekşeler de açılır üstümüzde

leylaklar da güler.

bugünlerden geriye,

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar için direnenler...(Adnan Yücel)



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! https://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

Yorum Yaz


Yazdığınız yorumların genel ahlak kurallarına uygun olmasına özen gösteriniz. Ayrıca yazdığınız yorumlarda isminiz e postanız eksik yanlış olmamalıdır aski halde yorumlarınız onaylanmaz dikkate alınmaz cevap verilmez.

Haberler