Alevilik

Ana Sayfa Forum Din ve İnançlar islamiyet Alevilik Sünnilerin ve Şianın (Aleviler) Ortak Acısı Hz.Hüseyin Ve Kerbela Faciası

Sünnilerin ve Şianın (Aleviler) Ortak Acısı Hz.Hüseyin Ve Kerbela Faciası

  • Ceyhun Ahmedov
    Ceyhun Ahmedov
    dunyadinleri.com/ceyhuncad58
    buradaydı
    Cinsiyet : Bay
    Şehir : DiğerYerler
    Meslek : Öğrenci
    Giriş : 3
  • Yazan : Ceyhun Ahmedov Tarih : Kategori : Alevilik Cevaplar : 0 Okunma : 2875 Beğeniler : 0
    Sünnilerin ve Şianın (Aleviler) Ortak Acısı Hz.Hüseyin Ve Kerbela Faciası

    Sadece İslam Tarihi boyunca değil, aynı zamanda tüm insanlık tarihi boyunca yaşanmış en acı, en yürek dağlayıcı ve denebilir ki tam manası ile tam bir vahşet sahnesi olarak yaşanan katliamlardan biri, hayır, keyfiyet olarak en vahimi, hiç kuşkusuz Hz. Hüseyin Efendimizin, biri hariç tüm çocukları, hanımları, kardeşleri ve yakınları ile topyekun katledilmiş olmasıdır. Allah’ın takdiri olarak hayatta kalan tek evladı Ali ise Hz. Hüseyin’in soyunu devam ettiren büyük şahsiyettir.

    H.61 Yılı Muharrem ayında (M.680, Ekim) Kerbela’da işlenen bu vahşetin üzerinden tam 1372 sene geçmesine rağmen, acısı hala tüm Müslümanların yüreklerini dağlamaya devam etmektedir. Ne var ki, günümüz Müslümanları, bu vahim hadise hakkında doğru dürüst bir bilgiye sahip değildir.

    Bu duyarsızlığı anlayabilmek pek de kolay olmasa gerektir. Bu nedenle vahşetin işlendiği Muharrem ayı içinde olmamızı da vesile sayarak, biraz söz etmek sanıyorum faydalı olacaktır. Önce, Hz. Hüseyin hakkında kısaca malumat verelim:

    Hz. Hüseyin’in babası 4. Halife Hz. Ali, annesi Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma’dır.

    Mazlumların Şahı, Şehitlerin Serdarı, Cennet Gençlerinin Efendisi’dir.

    M.626 yılında Medine’de dünyaya geldi. İkisi erkek, ikisi kız dört öz kardeşi vardır. Erkek kardeşleri Hz. Hasan ve Muhsin, kız kardeşleri Zeynep ve Ümmü Gülsüm’dür.

    Hz. Hüseyin Efendimiz, Ehl-i Beyt’ten olup, Peygamberimizin(s.a.v.) en çok sevdiği torunudur.

    SIFFİN SAVAŞI

    Hz. Hüseyin ve 72 yakınının hunharca katledildiği Kerbela Faciası’na gelinceye kadar yaşanan bir takım vahim olaylara kısaca değinmek gerekiyor ki, bu olay birazcık anlaşılmış olsun. Bu manada Sıffın Savaşı’nın önemi büyüktür.

    Sıffın savaşı M.657 yılında Hz. Ali ile Muaviye arasında meydana gelmiştir. Hz. Ali’nin 90 bin, Muaviye’nin de 85 bin askeri vardı. Savaşın sebebi, dini değil, tamamen siyasidir. III. Halife Hz. Osman vahşice şehit edilince, yeğeni Muaviye ve taraftarları, IV. Halife Hz. Ali’den katillerin hemen bulunmasını isterler. Fakat, durum naziktir. Halife, katilleri bulacağını ve en sert şekilde cezalandıracağını söyleyerek biraz sabredilmesini ister. Esas amacı Halife olmak olan Muaviye, bunu bahane ederek taraftarlarını toplar ve Hz. Ali’ye karşı savaş açar. Yapılan savaşta 70 bin Müslüman şehit olur. Arapların en büyük beş dahisinden biri olan Muaviye, savaşı kaybedeceğini anlayınca, askerlerine Kur’an sayfalarını mızraklarının uçlarına takmalarını emreder. Hz. Ali, kendi askerlerine, bunun bir harp hilesi olduğunu, savaşa devam etmelerini emretmesine rağmen sözünü dinletemez ve savaş, bu kez Muaviye lehine döner.

    Buna rağmen,bir süre sonra,savaşı kaybetme endişesine kapılan Muaviye, Hz. Ali’ye “Bu işi hakemler çözsün..”teklifinde bulunur. Hz. Ali, adil bir insan olan Ebu Musa el Eş’ari’yi,Muaviye de Amr ibnül As’ı hakem olarak tayin ederler. Amr bin As, Mısır Valiliği yapmış olup Araplar’ın en zeki birkaç dahisinden biriydi. Dehasını burada da kullanarak hile yolu ile Muaviye’yi halife olarak atadığını ilan eder.

    Bu savaş esnasında Müslümanlar siyaseten üç gruba ayrılır.

    Hz. Ali’nin yanında yer alanlar..(Ki bunlara Ali taraftarı manasına Alevî denilir.)

    Muaviye taraftarları.

    Hariciler. (Her iki tarafı da kabul etmeyenler.)

    Alevi inancının bel kemiğini işte bu olay oluşturmuştur.

    Hz. Ali’nin bir sabah namazında Hariciler’den Abdurrahman bin Mülcem tarafından şehit edilmesinden sonra, oğlu Hz. Hasan 5. Halife olur. Ne var ki, Muaviye boş durmaz ve 6 ay sonra Hz. Hasan’ı cariyelerinden birine zehirlettirmek suretiyle öldürterek kendini Halife ilan ederek Şam’ı başkent yapar.

    18 sene boyunca, Bizans imparatorları gibi şatafatlı bir saltanat süren Muaviye, ölümünün yakın olduğunu anlayınca, oğlu Yezid’i kendi yerine güya halife tayin eder. Gerçekte ise bu bir monarşi, yani saltanat sistemidir.

    MAKAM DÜŞKÜNÜ YEZİD’İN ZULMÜ

    Böylece saltanat dönemi başlar.

    Yezid son derece hırslı, makam düşkünü biriydi. Tıpkı babası gibi. Medine’de kendi halinde yaşayan Hz. Hüseyi’nin kendisinin hilafetini tanımayacağını bildiği için, Medine Valisi Velid’e birçok mektup yazarak, Ali Oğlu Hüseyin’in kendisine biat etmesini(Halifeliğini kabul etmesi) aksi halde, hemen boynunu vurmasını emreder.

    Fakat Velid insaf sahibiydi. Yezid ile amca oğlu olmasına rağmen, bu teklifi reddetti.

    Müslümanlar siyaseten ikiye bölünmüştü. Bir tarafta Hz. Hüseyin’in halife olmasını savunanlar,karşı tarafta Yezid’in sözde halifeliğini savunanlar. Durum, gerçekten vahimdi.

    Basra ve Kûfe halkı, Ehl-i Beyt adına Hz. Hüseyin’e biat etmeye karar verir. Ne var ki baskılar sonucu Basralılar, daha işin başlarında sinerler. Kûfeliler ise henüz çizgilerinden sapmamışlardır. Hz. Hüseyin’e haber göndererek Kûfe’ye geldiği takdirde kendisine biat edeceklerini (Halife olarak tanıyacaklarını) bildirdiler.

    Hz. Hüseyin Efendimiz, amcasının oğlu Akil oğlu Müslim’i, halkın nabzını yoklamak üzere Kûfe’ye gönderir. Müslim, Hz. Hüseyin’e bir mektupla durumun iyi olmadığını, gelmemesi gerektiğini bildirir. Medine ve Mekke halkı da aynı görüştedir. Ama, Hilafet’in kesinlikle Ehl-i Beyt’ten olması gerektiğine inanan Hz. Hüseyin bütün yakınları ile birlikte Medine’den ayrılır, önce Mekke’ye oradan da uçsuz bucaksız çöllere revan olur. Basra’ya gelir. Fakat, durum kötüdür. Basralılar verdikleri sözde durmazlar. Yine buna rağmen, Hz. Hüseyin yola devam ederek Kûfe yakınlarına geldiğinde, ünlü Arap Şairi Ferezdak ile karşılaşır. Ferezdak, “Gitme ey Hüseyin b.Ali,buradan geri dön!. Çünkü,Kûfe halkının kalbi seninle,fakat kılıçları Emevioğulları (Yezid’in Kabilesi) iledir..” diye uyarmasına rağmen,cesaret ve kararlılığın anıtı olan Hz. Hüseyin yoluna devam eder..

    “BURADA ŞEHİT OLACAKSINIZ.”

    Nihayet Kerbela görünür. Yezid’in oğlu Hurr Hz. Hüseyin’e, buradan ileri gidemeyeceğini, buna izin vermeyeceğini kesin bir dille söyler. Mazlumların Şahı, kan dökülmemesi için gösterilen yerde konaklamaya razı göründü. O tarihlerde Kerbela, tipik ve küçük bir çöl yerleşkesiydi. Hele Hz. Hüseyin ve yakınlarının konaklamaya mecbur edildiği yerde ise, ne su vardı, ne zırnık kadar yeşil. Tabiatın en ıssız noktasıydı. Yalnız, Fırat nehri buraya yakındı. Burası, Hz. Peygamber’in mazlum torunu ve aile bireyleri için hayatın sona ereceği mekandı. Nitekim, yıllar önce babası İmam Ali ile buraya geldiklerinde, babasının ağzından dökülen şu sözler, hafızasında canlanır:

    “Ey oğulcuğum! Senin ve ailenin tamamının hayvanlarınızdan aşağı indirileceği ve kanınızın döküleceği yer işte burasıdır.”

    Hz. Hüseyin, ailecek burada şehit edileceğini biliyordu. Buna rağmen, zerre kadar cesaretsizlik göstermiyordu. Sadece, aile bireylerinin susuzluk çekerek kıvrana kıvrana can vereceklerine üzülüyordu.

    SUSUZLUKTAN YANAN ÇOCUKLAR, KADINLAR, ERKEKLER..

    Ömer, Peygamberimizin arkadaşlarında meşhur Sa’d b. Ebi Vakkas’ın oğlu olup cesur ve kahraman biri idi. Fakat, Yezid adına Kûfe Valisi Ubeydullah’ın Hüseyin ve taraftarlarını yok etmesi karşılığında kendisini Vali yapacağı sözünü verince, Peygamber Gülü’nü baskı yaparak gerekirse güç kullanarak Medine’ye göndermek üzere, 4.500 kişilik ordusu ile hareket edip Kerbela’ya intikal etti.

    Peygamber Efendimiz’in mübarek torunu, aile bireylerinin 60 katı büyüklüğündeki bu orduyu görünce, zerre kadar irkilmedi, ürkmedi.

    Ömer, Peygamber evladına zor kullanmak istemiyordu. Vicdanı bu vahşete müsaade etmeyecek kadar temizdi. Ama, Vali olma hayali, bu duygularını bastırıyordu. Ayrıca, Vali Ubeydullah, eğer gerekeni yapmazsa en ağır şekilde cezalandırılacağını bildirmişti.

    Korku ve ikbal hırsının kıskacına giren Ömer, İbni Haccac’ı 500 askerle birlikte Fırat nehrini Hüseyin b. Ali ve aile bireylerinin tamamının su alamayacağı biçimde tutmasını emreder. Sudan mahrum etmek. İnsanlık böyle vicdansızlıkları çok az görmüştür kuşkusuz. Emevi ağaları ve adamları, Ehl-i Beyt’i sudan mahrum ediyordu. En acı ve en katlanılamaz işkence elbette susuz bırakmaktır. En büyük insanlık suçu..

    Muharrem ayının 7. günü. Bilhassa, çocuklar ve kadınlar susuzluktan adeta can çekişiyordu. Değil abdest suyu, içmek için bir damla su alınmasına bile engel olunuyordu.

    Son bir deneme.. Şehitlerin Efendisi, birkaç genci Fırat’tan bir, iki kırba su almaya gönderir. Fakat, gençler zorbaların engeli ile karşılaşarak, kırbaları boş olarak dönerler. İşte, tam bu esnada, Seyyidler Seyyidi Hz. Hüseyin’in kalbini, adeta zehirli bir ok saplanmışçasına ince ve derin bir acı doldurur. Kendisini değil, çocuklarını, hanımlarını ve tüm yakınlarını düşünüyor ve üzülüyordu. Çöl, zaten cehennem gibi yanıyordu. Yetmezmiş gibi, su ile cezalandırma musibeti ile karşı karşıya kalmıştı bu mazlumlar topluluğu. Gün akşam olur. Yıldızlar birer ikişer göz kırpmaya durur. Kerbela, tarihin en hazin, en karanlık, en ıstıraplı anlarını yaşamaktadır. Kum tanecikleri inim inim inlemektedir. Çadırlarında bebekler ve çocuklar çığlık çığlık ağlaşmakta,kadınlar birer sabır taşı halinde, sessiz fakat onurlu duruşlarıyla kaderin ağını ilmek ilmek örüşünün öznesi olarak tanıklık etmektedirler..

    Bütün meleklerin,yerdekilerin ve göktekilerin, yıldızların ve galaksilerin hazin hazin göz yaşı döktüğü, kainatın her zerresi ve kürresi ile feryad ü figan ve ahu zar ile feveranına sahne olan çöl gecesinin deprem sarsıcılığında bitmeyen iniltisi..Hüseyin b. Ali,çadırları dolaşıyor.. Bir çocuk iniltisi: “Su..su..su..” Bir başka çadırın önünde. “Su..su..su..”Sabaha karşı.. Ufukta yaslı beyazlık.. Hüseyin Efendimiz, arkadaşları ile konuşuyor. Kardeşi Abbas’a: “Yanına yeteri kadar arkadaşını al ve Fırat’a in ve bedeli ne olursa olsun, kırbaları doldurun der. Kahramanlar, Fırat kenarına indiklerinde nöbet tutan zalimlerle karşılaşır. Kısa süren bir çatışmadan sonra kahramanların getirdiği su kırbaları, çatlamış dudakları birazcık canlandırır. Ne var ki, su erkeklere kalmadan biter. Muazzez Peygamber’in muazzez torununun gözlerinden sicim gibi dökülen damlalar soğuk kum tanelerini yıkar..

    HZ. HÜSEYİN’E GELEN BİR TÜRK

    Karanlık içinde süzülen bir atlı, Hz. Hüseyin’e doğru gelir ve durur. Selam’dan sonra, Durmaz adındaki Atlı:

    -Ey Resullulah’ın evladı! Ben sizi, dedeniz Hz. Muhammed’i ve babanız Allah’ın Arslanı Ali’yi çok seven Türk kavmindenim. Sizi almaya geldim. Lütfen bana inanın. Bizim köyümüz gayet sarp ve kuytu bir yerdedir. Oraya düşman asla giremez. Lütfen inanın bana..

    Konuşmaları duyup çadırlarından çıkan bir kaç Türk, ( Azerbaycanlı Müslim, Gulam Sa’d Hüseyin, Kutalmış ve Firuzan) hemen Hz. Hüseyin’e koşarak yalvarırlar:

    -Ey canımızdan çok sevdiğimiz Resulullah’ın sevgili incisi, ne olur, bu fırsatı kaçırmayın. Düşman, senin burada olmadığını görünce, ötekilere zarar vermez.. Vallahi biz kendimizi düşünmüyoruz. Maksadımız büyük bir facianın önüne geçmek sadece.

    Durmaz yine söze girdi:

    - Önce bizim köye, oradan da Horasan ve Azerbaycan taraflarına gideriz.

    Ne var ki, olacaklara tam bir tevekkülle razı olan Hz. Hüseyin, başka bir yere gitmesinin artık mümkün olmadığını söyler.

    Bunun üzerine Durmaz, atına binerek karanlık ve ıpıssız ve sonsuz çöl denizine dalarak kaybolur.

    HZ. HÜSEYİN’İN ÖNERİSİ

    Durumun giderek vahim bir hale dönüşmesi üzerine Seyyidler Seyyidi tüm yakınlarından Medine’ye dönmelerini ister.

    Fakat, hiç biri buna razı olmaz. Bir örnek olarak Aysece oğlu Müslim’in kabul etmediğini içeren şu sözlerine bakalım:

    “Biz mi senin yanından uzaklaşıp gideceğiz? Bu olur mu? Bunu nasıl yaparız? Bunu yaptıktan sonra, seni yalnız bıraktığımız için Allah’tan özür dileyeceğiz öyle mi? Hayır, ey nebiler Nebisi’nin torunu! Biz bunu asla yapmayız. Allah şahidim olsun ki, mızrağımı düşmanın göğsüne saplamadıkça, kılıcımla düşmanın boynunu vurmadıkça, senden ayrılmam.”.

    ŞEHADET GÜNÜ

    Yıl H.61. Muharrem’in 10.günü. Günlerden Cuma. Yezid’in 4.500 askeri ile kahramanca savaşan küçük bir topluluk.. Küçük fakat,keyfiyette en büyük..Hz. Hüseyin büyük bir cengaverdi. Düşmanın en cesurlarının kellelerini birer birer düşürüyordu. Ama artık mecali kalmamıştı. Gayet metin bir eda ile tüm yakınlarına dedi ki:

    “Ey Ehl-i Beyt’in kutlu mazlumları! Sıra bana geldi. Ecel şerbetini içmek üzereyim. Sakın ola ki, düşmanı güldürecek bir hareket içinde olmayın!Yavrum Ali’nin hayatta kalması için ne gerekiyorsa yapın!..”

    Susuzluktan ciğerleri yanıyordu. Son bir kez su içmek için, yakındaki nehre doğru yürüdü. İmam Ali’nin mazlum evladına izin verilmedi. Güya Müslüman askerler, nehirle Hz. Hüseyin’in arasına dizildiler. Emri veren adama, Şehitlerin Efendisi şöyle beddua etti.

    “Ey Allah’ım Sen de bu adamı susuz bırak!.”

    Bu söze çok kızan adamın fırlattığı ok, İmam Ali oğlu Hüseyin’in susuzluktan çatlamış dudağına saplandı. Saplanan oku çıkarıp tekrar ashabının yanına döndü. Birçok kişi şehit düşmüştü. İmam Hüseyin sonuna kadar kılıç salladı. Ne var ki, iki zalim, sağ ve sol kolunu kesince al kanlar içinde yere düştü. Enesoğlu Sinan denen Yezid askeri, Hüseyin Efendimizin mübarek başını gövdesinden ayırdı. Gül renkli cesedinde 33 mızrak,34 kılıç yarası vardı.

    Bununla da yetinmeyen zalim Yezid’in zalim askerleri atlarına Hz: Hüseyin Efendimiz’in mübarek cesedini de çiğnettiler. Bununla da yetinmeyen alçaklar, elbiselerinin tamamını çıkarıp attılar. O kadar ki avret yeri bile açıkta kalmıştı..Üç beş kişi dışında bütün yakınları şehit edilmişti.

    Namaz esnasında arkasına durdukları İmam Hüseyin’i alçakça ve vahşice öldüren bu insanlar, hiç kuşkusuz halen lanetle anılmaktadır ve kıyamete kadar lanetle anılacaklardır.

    Kerbela Faciası, alevi, Zeydi, Caferi, Sünni bütün Müslümanların ortak acısıdır. O nedenle Hz: Hüseyin ve yakınlarının şehadeti, ayrışmanın değil, bütünleşmenin vesilesidir.

    İmza