İslam Dini Tarikatları

Rifaiyye ( Rufaiyye ) Tarikatı

Rifaiyye ( Rufaiyye ) Tarikatı
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : İslam Dini Tarikatları Yorumlar : 0 Okunma : 8355 Beğen : 0

Ahmed er-Rifai’ye (ö. 578/1182) nisbet edilen İslam dünyasının ilk tarikatlarından biri. Kurucusunun nisbesinden dolayı Rifaiyye diye bilindiği gibi ismine izafetle Ahmediyye, kurulduğu bölge olan Bataih’e nisbetle Bataihiyye adlarıyla da anılır. Ancak sonraki yıllarda muhtemelen Bataihiyye adının fazla kullanılmaması ve XIII. yüzyılda Ahmediyye adıyla ortaya çıkan Bedeviyye ile karıştırılmaması için daha çok Rifaiyye adı yaygınlaşmıştır. Tarikat günümüzde Türkiye’de Rufaiyye şeklinde de söylenmektedir. 512’de (1118) Irak’ın güneyindeki Bataih bölgesinde Ümmüabide köyünde doğan Ahmed er-Rifai önce Ebü’l-Fazl Ali el-Vasıti’den, daha sonra dayısı Mansur el-Bataihi’den hilafet aldığı için Rifaiyye’nin Hz. Ali’ye ulaşan iki silsilesi bulunmaktadır. İlk şeyhi vasıtasıyla silsile Ebü’l-Fazl b. Kamih el-Vasıti, Gulam b. Türkan, Ebu Ali er-Ruzbari, Ali el-Acemi, Ebu Bekir eş-Şibli; ikinci şeyhi vasıtasıyla Ebu Mansur et-Tayyib, Ebu Said en-Neccar, Ebu Ali el-Karmezi, Ebü’l-Kāsım es-Sundusi (es-Sundurusi), Ebu Muhammed Ruveym el-Bağdadi ile Cüneyd-i Bağdadi’ye varmakta, ondan da Hz. Ali’ye ulaşmaktadır.

Rifaiyye’nin XII. yüzyılda teşekkül eden tarikatlar arasında kuruluşunu tamamlayıp teşkilatlanan ilk tarikat olduğunu söylemek mümkündür. Ahmed er-Rifai’nin genç yaşta devrin meşhur sufilerinden olan dayısı Mansur el-Bataihi’den kalabalık bir mürid topluluğu devralmış olması bu teşkilatlanmanın en önemli sebebi olarak görülebilir. Zira Şeyh Mansur, onu 540 (1145-46) yılında “şeyhü’ş-şüyuh” unvanıyla Ümmüabide’de bulunan tekkeye yerleştirerek kendisine bağlı bütün tekkelerin başına geçirmişti. Buradaki merkez tekkenin on yıl sonra ilavelerle genişletildiği görülmektedir. 550’de (1155) 4000 kemerli olarak inşa edilen ve “rivak” diye anılan bu tekke yüzlerce metrekarelik bir alanı kapsayacak büyüklükteydi. Zaviye yerine daha çok rivak kelimesinin kullanılması, tekke binasının ahşap direkler ve direkler arasında üstü örtülü kemerlerle bağlantılardan meydana gelen revaklardan oluşması sebebiyledir. Kurulduğu bölge Güney Irak’ta Kufe, Vasıt ve Basra arasında Fırat ile Dicle nehirlerinin meydana getirdiği, içinde bolca ağaç ve kamış bulunan bataklıklardan (bataih) ibaret olduğundan tekkenin bu şekilde inşa edildiği anlaşılmaktadır. Tekkenin binlerce muhip ve müntesibin sağladığı bağış, hediye ve vakıflarla on binlerce cemaate hizmet edebilecek tarzda yapılandığı belirtilir. Büyük zikir meclislerinin kurulduğu geceler (mahya) 100.000 mürid Ümmüabide civarında çadırlarını kurar ve her gün 20.000 mürid rivakta toplanırdı. Bunlara sabah akşam yiyecek ikram edilirdi. VI (XII) ve VIII. (XIV.) yüzyıllarda müreffeh bir yer olarak anılan, yerleşim yerlerinin birbirine dereler ve su kanalları ile bağlandığı, ulaşımın kayıklarla yapıldığı anlaşılan bu bölgede günümüzde sadece Ahmed er-Rifai’nin türbesi kalmıştır. Ahmed er-Rifai’den sonra Ümmüabide’deki rivakta irşad postuna ilk olarak yeğeni ve damadı Ali b. Osman (ö. 584/1188), ardından diğer damadı Abdürrahim b. Osman (ö. 604/1207), onun ardından ilk damadından torunu İbrahim el-A‘zeb (ö. 609/1212) oturmuş, böylece şeyhlik Rifai ailesi içinde devam etmiştir. İbrahim el-A‘zeb ile birlikte kardeşi Ahmed el-Ahdar’dan Rifaiyye kaynaklarında kutub olarak söz edilmektedir. dunyadinleri.com Rifaiyye, Ahmed er-Rifai’nin İskenderiye’ye gönderdiği Ebü’l-Feth el-Vasıti (ö. 632/1234-35) aracılığıyla Mısır’da teşkilatlanan ilk tarikat olmuştur. Ahmed er-Rifai ve tarikatıyla ilgili el-MaǾarifü’l-Muĥammediyye fi’l-vežaǿifi’l-Aĥmediyye adlı eserin yazarı, Rifai’nin torunlarından İzzeddin Ahmed es-Sayyad (ö. 670/1271) zamanında tarikat Irak, Suriye, Hicaz, Yemen ve Mısır’da yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca Tunus’ta XV. yüzyılda bir Rifai şeyhinin bulunduğu bilinmektedir.

Amasya Taşova’da Rifaiyye’ye ait Seyyid Nureddin Alparslan Zaviyesi için düzenlenen vakfiyenin Ramazan 655 (Eylül 1257) tarihini taşıması (Bayram, sy. XXIII [1994], s. 32), Kayseri civarında Develi’de Seyyid Şerif adlı bir Rifai şeyhine ait 695 (1295-96) tarihli bir mezar taşının bulunması (Özgüç - Akok, XIX/75 [1955], s. 382) ve Eflaki’nin kaydına göre Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin (ö. 672/1273) sağlığında Konya’da Rifailer’in mevcudiyeti (ariflerin Menkıbeleri, II, 149-150) Rifaiyye’nin Anadolu’da XIII. yüzyılın ortalarından itibaren varlığını göstermektedir. İbn Battuta 732-734 (1332-1334) yıllarında dolaştığı yerlerden Kuzey Anadolu, Amasya, İzmir, Bergama ve Macar adlı bir Türkistan şehrinde Rifaiyye mensuplarından söz etmektedir (Seyahatname, I, 417, 425, 427, 471). M. Fuad Köprülü, İbn Battuta’dan hareketle Rifaiyye mensuplarının XIII. yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılın başlarında Anadolu’da faaliyet gösterdiklerini (Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 174), Osmanlı Devleti’nin kurulduğu bu dönemde Rifailiğin en etkili tarikatlardan biri olduğunu (Osmanlı Devletinin Kuruluşu, s. 95-96) kaydetmektedir. Rifaiyye’nin yanı sıra birkaç tarikata daha intisabı bilinen Molla Fenari’nin XV. yüzyılda Bursa’da yaşamış olması Rifaiyye’nin Anadolu’da bu yüzyılda da devam ettiğini göstermektedir. Kaynaklar, XVI. yüzyılın ilk yarısında Anadolu ve İstanbul’da Rifailiğin varlığından söz etmemekte (Öngören, s. 19), Rifaiyye mensuplarına İstanbul’da ancak XVI. yüzyılın sonlarından itibaren rastlanmaktadır. Yemen’den İstanbul’a gelen Şeyh Muhammed b. Ukayl (ö. 1037/1627) Üsküdar’da Tavaşi Hasan Ağa (İnadiye) Camii’nde Rifai ayini icra etmiştir. dunyadinleri.com İstanbul’da tarikatın yaygınlaşması XVIII. yüzyılda Üsküdar’da Rifai asitanesi’nin kurulmasıyla başlar. Bu yüzyılda tarikatın İstanbul’daki altı büyük tarikattan biri olduğu belirtilmektedir (d’Ohsson, IV, 661-662). Aynı yüzyılın başlarından itibaren tarikatın birkaç tekke ile Edirne’de temsil edildiği ve burada Kabuli Mustafa Efendi gibi divan sahibi bir şeyhin yetiştiği bilinmektedir (Şimşek, s. 29). Ebü’l-Hüda es-Sayyadi adında hem soy hem tarikat bakımından Rifai-Sayyadi olan bir şeyhin nakibüleşraf olarak II. Abdülhamid’in yakınında bulunması, Rifaiyye’nin XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başlarında bütün Osmanlı topraklarında faal olduğunu göstermektedir. XIX. yüzyıl sonunda sadece İstanbul’da kırktan fazla Rifai tekkesi mevcuttu (Depont - Coppolani, s. 328-329). G. Veinstein ve N. Clayer, bu dönemde İstanbul’daki Rifai tekkelerinin diğer bütün tekkelere oranının yüzde on bir olduğunu tesbit etmiştir (Les voies d’Allah, s. 323). Enver Behnan Şapolyo, tekkelerin kapatılmasından (30 Kasım 1925) önce İstanbul’daki kırk Rifai tekkesinin ismini kaydetmiştir (Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, s. 464-465).

XIX. yüzyılın sonlarında Endonezya’dan Hindistan, Afrika ve Balkanlar’a kadar hemen hemen bütün İslam dünyasına yayılmış olan Rifaiyye günümüzde Mısır, Suriye, Yemen, Irak, Türkiye ve Balkan ülkelerinde varlığını sürdürmektedir (Tahralı, Ahmad al-Rifai, s. 335-336). Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde Rifai dervişlerinin faaliyetlerine ve XIX. yüzyılda Sofya ile Köstendil’de iki Rifai tekkesine rastlanmaktadır. Yunanistan’ın Yanya, Serez, Eğriboz, Gümülcine, Selanik şehirlerinde ve Girit adasında Rifai tekkeleri kurulmuştur. Arnavutluk’ta Rifaiyye’nin XVII. yüzyılın ortalarından itibaren yayılmaya başladığı anlaşılmaktadır. XIX. yüzyılın sonlarına doğru Yakovalı Şeyh Musa Muslihuddin er-Rifai’nin Yakova’da kurduğu Hacı Musa Tekkesi’ndeki faaliyetleri sonucu Rifaiyye, Arnavutluk’un yanı sıra Kosova ve Makedonya’ya da yayılmıştır. Arnavutluk’un Tiran, Berat, Pegin (Peçin), İşkodra, Ergiri kasrı (Gjirokaster), İlbasan (Elbasan), Petrela ve Tropoya şehirlerinde bu tarikata ait ondan fazla tekke kurulmuştur. Ayrıca Bosna-Hersek’in Saraybosna; Kosova’nın İpek, Prizren, Yakova (Gjakovë); Makedonya’nın Manastır, Kavadarcı, Üsküp; Hırvatistan’ın Yakova (Djakovo) şehirlerinde Rifaiyye adına tekkeler kurulduğu görülmektedir. Buradan Avrupa ülkelerine, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avustralya’ya göç eden Rifailer’den bir kısmının oralarda da tekkeler açtığı belirtilmektedir.

Rifaiyye tarikatının esasları

Ahmed er-Rifai tarafından tesbit edilmiştir. Onun ifadesine göre Rifaiyye Kitap ve Sünnet’e dayanan, tevazu ve alçak gönüllülüğün esas alındığı bir tarikattır (el-Burhanü’l-müǿeyyed, s. 62-63, 88; el-Mecalisü’s-seniyye, s. 17-18). Rifaiyye’de şeyhe intisap müridle mürşid arasında bir anlaşma ve sözleşme (biat ve mübayaa) olarak kabul edilmekte ve bir merasimle gerçekleştirilmektedir. Kenan Rifai tarikattaki biat merasimini ayrıntılı şekilde kaydetmiştir (Ahmed er-Rifai, s. 155-157). Tarikata giren salikten evvela şeriatın emir ve yasaklarını öğrenerek gereğini yerine getirmesi, sonra farzlarla birlikte çokça nafile ibadetlerle meşgul olması istenir. Salik için şeriat edeplerinden tercih edilen öncelikle sohbettir; yani mürid mürşidinin sözlerini dikkatle dinlemeli, onun hal ve hareketlerine dikkat etmeli, davranışlarını ona göre düzenlemelidir. Şeyh ile sohbet ve beraberlik müridin kötü huylarını güzel huylara dönüştürmesine yardımcı olur. Seyrü sülukün başlangıcı Hakk’a yönelip kalp huzurunu elde etmektir. Bu huzura mürşidin talimatına göre çokça salatü selam getirmekle ulaşılır. Salatü selam getirmekten maksat salike Hz. Peygamber’den feyiz ve “nefha”ların erişmesini sağlamaktır. Zira salatü selam vesilesiyle aradaki perdeler kalkmakta ve salik Resul-i Ekrem’den zat nurlarını görebilmektedir. Buna göre Hakk’ın huzuruna vasıl olmada Hz. Peygamber bir kapı mesabesindedir. Salatü selamın her namazdan sonra mürşidin belirleyeceği sayıda okunan beş şekli olmakla birlikte ümmi müridler için, “Allāhümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim” şeklinde okunması yeterli görülmüştür.

Müridler, tek başlarına yaptıkları bütün zikirleri kendi işitecekleri kadar yüksek sesle (cehri) yaparlar. Toplu zikir ise hem oturarak (kuudi) hem ayakta (kıyami) yapılmaktadır (bu zikrin İstanbul’da icra edilen şekli Ömer Tuğrul İnançer tarafından ayrıntılı biçimde kaydedilmiştir; bk. DBİst.A, VI, 330-331). Zikir meclislerinde genelikle Ahmed er-Rifai’nin tertip ettiği evrad ve ahzabdan bir bölümü (sekizinci hizip) okunmaktadır. Ayrıca bazı gün ve gecelerde zikir sırasında “burhan” denilen kerametlerin izharı da söz konusudur. İsm-i celal zikrinin hızlandığı bir sırada zikri yöneten şeyh kılıç, şiş, tığ, topuz gibi aletleri zikir yapan dervişler arasından seçtiği kimselerin yanak, karın, gırtlak, göz çukuru ucu gibi vücudun değişik yerlerine saplar. Dervişler vücutlarına saplanmış aleti elleriyle tutarken zikre devam ederler. Bunun yanı sıra şeyh yassı bir kaşık biçimindeki “gül” denilen, ateşte akkor haline getirilmiş demiri yalar veya dervişlerin belden yukarı çıplak bedenlerine temas ettirir. Bu tür gösteriler arasında ateşe girme, zehir içme, vahşi hayvanlarla oynama, ağızda cam parçalarını çiğneme gibi uygulamalar da zikredilebilir. Bu gösterilerle Allah dilemedikçe ateşin yakmasının, kesici aletlerin kesmesinin, yırtıcı hayvanların zarar vermesinin mümkün olmayacağı deliliyle ispatlanmak istenmekte, ayrıca bu yolla inkarcıların hidayete ermesi hedeflenmektedir.

Ahmed er-Rifai’ye göre velayet yolunda olan insanlarda bu hallerin meydana gelmesi mümkün olmakla birlikte bunlar o aşamada kemal alameti olmadığından önemsenmemelidir. Rifai’den bahseden ilk kaynaklarda bu tür olaylara yer verilmemiş, ancak ona bağlı olarak devam eden silsilelerde bu uygulamalar tarikatın belirleyici niteliği haline gelmiştir. Bununla birlikte Ahmed er-Rifai’ye nisbet edilen, “Eğer bir ateşe ismim anılacak olsa asla alev alev yanmaz”; “Ateşin alevleri yükseldiği esnada zikredince mahlukatın rabbinin izniyle alevler benim için sakinleşir”; “Rabbim bana dedi ki: Sen yırtıcı hayvanlar üzerinde büyük bir hükme sahipsin” şeklindeki ifadelerden hareketle (Kenan Rifai, s. 179-181, 228) onun esasen bu tür kerametlere sahip olduğu, ondaki potansiyel gücün daha sonra halifelerinde zuhur ettiği ileri sürülmektedir. Nitekim Ahmed er-Rifai’nin irşad faaliyeti için İskenderiye’ye gönderdiği Ebü’l-Feth el-Vasıti’nin halifesi Abdüsselam el-Kalibi’nin (el-Kuleybi) yanan bir ateşin içine girerek sönünceye kadar durduğu, Rifai’nin torunu İbrahim el-A‘zeb’in aslan, yılan gibi vahşi hayvanlarla ve ateşle oynadığı belirtilmekte, Rifai’nin diğer bir torunu İzzeddin Ahmed es-Sayyad’ın bu tür olayları Allah’ın bir lutfu olarak değerlendirdiği görülmektedir.

M. Fuad Köprülü’nün bu uygulamaları Abbasi Devleti’nin Moğollar tarafından yıkılmasından sonra şamanist tesirlerle ortaya çıkan olaylar olarak değerlendirmesi (L’influance du Chamanisme turco-mongol sur les ordres mystiques musulmans, s. 12-13) isabetli bir yaklaşım değildir. Zira Moğollar’ın gelmesinden önce de Rifaiyye mensuplarında bu uygulamaların varlığı bilinmektedir. Nitekim Bağdat Moğollar tarafından işgal edilmeden (656/1258) önce vefat etmiş olan Sıbt İbnü’l-Cevzi (ö. 654/1256) eserinde 578 (1182-83) yılı olaylarını anlatırken Rifailer’de sözü edilen hallerin görüldüğünü kaydetmektedir (Mirǿatü’z-zaman, s. 370-371). Öte yandan bu tür haller Şamanizm tesiriyle ortaya çıkmış olsaydı aynı hallerin o dönemde diğer tarikat mensuplarında da görülmesi gerekirdi, halbuki diğer tarikatlarda bu tür uygulamalara rastlanmamaktadır.

Rifaiyye’de riyazet ve halvet müridin mertebesine göre değişiklik gösterir. Dokuz çeşit riyazetin dördü salikin çavuşluk mertebesine, beşi de nakiblik mertebesine gelmesinden sonra uygulanır. Şeyh, çavuşluk mertebesine yükseltilecek salike her namazın arkasından şartlarına riayet ederek ve anlamını hatırından çıkarmayarak en az 1000 defa kelime-i tevhid zikrini yerine getirmesini, bununla kalbi nurlanınca Allah ismiyle zikretmesini, ardından yine her namazdan sonra 2500’den az olmamak üzere şeyh tarafından belirlenecek miktarda en az üç ay ism-i celal zikrine devam etmesini emreder. Bu zikir müridin kalbinde iyice yerleşip nuru yüzünde zahir olunca onu çavuşluk mertebesine yükseltir. Daha sonra ona her biri belli sayıda günü kapsayan ve yine belli sayıda kendine mahsus zikirleri olan dört riyazet yaptırır. Bu riyazetlerin ardından mürid şeyhe manevi bir işaret gelinceye kadar her gün 1000 adet “zü’l-celali ve’l-ikram” zikrine devam eder ve sonunda nakiblik derecesine yükseltilir. Şeyh bu dereceyle ilgili gerekli işlemleri yerine getiren müride beş riyazet daha yaptırır.dunyadinleri.com Daha sonra günlük namazların peşinden belirlenen miktarda istigāse zikri denilen “la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine’z-zalimin” (el-Enbiya 21/87) zikrine devam eder. Ardından şeyhi onu halife olacak nakibler için uygulanan kırk bir günlük tehzib halvetine sokar. Halveti tamamlayan salik belli zikirleri de yerine getirdikten sonra kendisine hilafet verilir. Hilafet verilen müridlerin devam edeceği belli evrad ve hizipler vardır. Rifaiyye’de ayrıca her yıl muharrem ayının on birinden itibaren yedi gün devam eden ve her güne mahsus belli sayıda zikirleri olan muharrem ayı halvetiyle bir i‘tikaftan ibaret olan “halvet-i üsbuiyye” yapılmaktadır.

Rifaiyye tarikatında sünnet olduğu kabul edildiği için siyah taç tercih edilmiştir. Tarikatta kullanılan kendine has şekil ve nitelikteki bayrak (alem) ve sancak, nefse karşı yapılan büyük cihad ordusunda saf tutup sebat etmenin sembolleri olarak kabul edilir. Cuma günü müminin bayramı olduğundan o gün gerçekleştirilen zikir merasimlerinde def ve nevbet vurmak adet haline getirilmiştir. Rifaiyye mensupları arasında XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde ünlü musikişinas ve zakirbaşılar yetişmiştir. 700 kadar ilahiyi notaya alıp bir koleksiyon hazırlayan Ali Rıza Şengel bunlardan biridir. Bu koleksiyonun büyük bölümü Abdülkadir Töre’nin koleksiyonuyla birleştirilerek dokuz cilt halinde yayımlanmıştır (Yusuf Ömürlü, Türk Musikisi Klasiklerinden İlahiler, İstanbul 1979-1996).

Rifaiyye’nin Kolları

Rifaiyye’nin şubesi veya kolları olarak anılan tarikatların birbirinden hangi hususlarda farklı olduğuna dair ilgili kaynaklarda bilgi verilmemektedir. Bundan hareketle kol isimlerinin çeşitli bölgelerde tarikatı temsil eden ya da yayılmasını sağlayan ilk şahsiyetlerden ileri geldiği, bu kolları seyrü süluk esasları bakımından ana tarikattan ve birbirinden ayıran herhangi bir özelliğinin bulunmadığı söylenebilir. Nitekim ilk dönemlerden itibaren Rifaiyye’nin ana kolu veya en yaygın kolu olduğu anlaşılan Sayyadilik içindeki uygulamanın Ümmüabide’de mevcut ana tarikattan pek farklı olmadığı görülmektedir (Tahralı, Ahmad al-Rifai, s. 347)

1. Haririyye. Ahmed er-Rifai’nin kızından torunu Ebü’l-Hasan Ali el-Hariri (ö. 620/1223) tarafından kurulmuştur (Haririzade, I, vr. 288b-293a; Hüseyin Vassaf, I, 245). Hariri Suriye’de Rifailiği başlatan ilk şeyh olarak bilinir. Müridlerinden Ebu Muhammed Ali el-Hariri b. Ebü’l-Hasan ile (ö. 645/1247) isim benzerliğinden dolayı bazı yazarlar bunlarla ilgili bilgileri birbirine karıştırmıştır (Tahralı, Ahmad al-Rifai, s. 349-350).

2. Sayyadiyye. Ahmed er-Rifai’nin kızından diğer torunu İzzeddin Ahmed es-Sayyad (ö. 670/1271) tarafından kurulmuştur (Haririzade, II, vr. 58b, 261b; Hüseyin Vassaf, I, 243). Tarikatın en yaygın kolu olup Irak, Suriye, Mısır, Hicaz ve Yemen’de yayılmıştır.

3. İmadiyye. Kaynaklarda Ahmed er-Rifai’nin halifelerinden olduğu kaydedilen İmadüddin el-Ekber’e nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 60b; Hüseyin Vassaf, I, 245).

4. Keyyaliyye. Ümmüabide köyünde doğan İsmail el-Meczub el-Keyyal tarafından kurulmuştur (Haririzade, III, vr. 93b-95a; Hüseyin Vassaf, I, 244-245). Şeyh İsmail, Moğollar’ın 656’da (1258) Irak’a girişinden sonra memleketinden ayrılıp Halep’e gitmiş ve ölümüne kadar orada faaliyet göstermiştir. Bazı kaynaklarda Keyyaliyye’nin kurucusu ile İsmail el-Keyyal b. İbrahim el-Belhi (ö. 900/1495 civarında) birbirine karıştırılmıştır (Tahralı, Ahmad al-Rifai, s. 351).

5. Cendeliyye. Şam yakınlarında Menin’de türbesi bulunan Cendel b. Muhammed er-Rifai (ö. 675/1276) tarafından kurulmuştur (Haririzade, II, vr. 60a-b; Ahmed b. Muhammed el-Veteri, s. 107; Hüseyin Vassaf, I, 245).

6. Diriniyye. Aziziyye olarak da bilinir. Ahmed er-Rifai’nin İskenderiye’ye gönderdiği halifelerinden Ebü’l-Feth el-Vasıti’nin müridi Ebü’l-Feth el-Baltaci’nin halifesi Mısırlı Abdülaziz b. Ahmed ed-Dirini’ye (ö. 694/1295) nisbet edilmiştir (bk. DiRiNi).

7. Ataiyye. Kudüs civarında medfun bulunan Muhammed Atıyye er-Rifai’ye (VII./XIII. yüzyıl) nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 60b; Hüseyin Vassaf, I, 245).

8. Katnaniyye. Seyyid Hasan el-Katnani’ye (ö. 747/1346) nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 60b; III, vr. 73b-74b; Hüseyin Vassaf, I, 245).

9. Nuriyye. Nureddin Habibullah el-Hadisi tarafından kurulmuştur (Haririzade, III, vr. 212a; Hüseyin Vassaf, I, 245).

10. İzziyye. Ebü’l-Feyz Hüseyin el-İzzi el-Mısri tarafından kurulmuştur (Haririzade, II, vr. 58b-59a; Hüseyin Vassaf, I, 245).

11. Cebertiyye. İsmail b. İbrahim el-Ceberti’ye (ö. 806/1403) nisbet edilmiştir (bk. CEBERTi, İsmail b. İbrahim).

12. Fenariyye. Antakyalı Şeyh Abdurrahman b. Muhammed el-Hanefi’den hilafet alan Molla Fenari’ye (ö. 834/1431) nisbet edilmiştir (Kemal b. Ahmed Ahlati, vr. 17a-21b; Haririzade, II, vr. 59a; Hüseyin Vassaf, I, 245).

13. iseviyye. Muhammed b. isa (ö. 930/1524) tarafından Mağrib’de kurulmuştur (EI² [İng.], VIII, 526).

14. Şaraniyye. Abdülvehhab eş-Şa‘rani’ye (ö. 973/1565) nisbet edilmiştir (bk. ŞA‘RaNi, Abdülvehhab b. Ahmed).

15. Burhaniyye. Burhaneddin İbrahim b. Ömer b. Ali el-Alevi’ye nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 59b; Hüseyin Vassaf, I, 245). Tibyan’da kaydedildiği şekliyle Burhaneddin İbrahim’e biri Cemaleddin Abdülhamid b. Abdurrahman el-Kuhi, diğeri Ebü’l-Abbas Ahmed b. İbrahim el-Cebbas vasıtasıyla iki farklı silsile ulaşmakta ve Burhaneddin İbrahim iki ayrı kolun kurucusu olarak görülmektedir.

16. Fazliyye. Ahmed er-Rifai’nin neslinden Hindistanlı sufi Cemaleddin Muhammed b. Fazlullah el-Hindi el-Burhanpuri’ye (ö. 1029/1620) nisbet edilmiştir (Haririzade, III, vr. 31b-35a; Hüseyin Vassaf, I, 245).

17. Cemiliyye. Cemaleddin el-Irakī’ye nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 60b; Hüseyin Vassaf, I, 245).

18. Sebsebiyye. Süleyman es-Sebsebi’ye nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 60b; Hüseyin Vassaf, I, 245).

19. Mahmudiyye. Mahmud ez-Zenci’ye nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 60b).

20. Aclaniyye. Şam’da nakibüleşraf olan Muhammed b. Aclan el-Hüseyni’ye nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 60b; Hüseyin Vassaf, I, 245).

21. Mahdumiyye. Mahdum-ı Cihaniyan’a (ö. 785/1384) nisbet edilmiştir (Haririzade, II, vr. 60b).

22. Ulvaniyye. Ahmed el-Ulvan’a nisbet edilmiştir (Hüseyin Vassaf, I, 246).

23. Marufiyye Ma‘rufiyye. Hüseyin Vassaf’ın Şeyh Ma‘rufi’ye nisbet ederek Ma‘rufiyye adıyla kaydettiği bu kol (Sefine, I, 246), Şeyh Mehmed Maarifi (ö. 1279/1863) adına nisbet edilen Maarifiyye ile (Ma‘rifiyye) aynı olmalıdır. XIX. yüzyılda ve XX. yüzyıl başlarında İstanbul’da Kartal, Kasımpaşa, Toygartepe’de ve Manisa şehrinde bu kola ait tekkeler olduğu bilinmektedir.

24. Vasıtiyye. Hüseyin Vassaf sadece adını zikrettiği bu kol hakkında (Sefine, I, 245) başka malumat vermemiştir. Ancak isminden Ahmed er-Rifai’nin Mısır’a gönderdiği halifesi Ebü’l-Feth el-Vasıti ile (ö. 632/1234-35) meydana gelen bir kol olduğu tahmin edilebilir. Nitekim Murtaza ez-Zebidi, Ebü’l-Feth el-Vasıti’den Zekeriyya el-Ensari’ye kadar gelen bir silsile kaydetmiştir (s. 59).

Bu kollardan başka Mısır’da Baziyye, Malikiyye, Hululiyye adıyla kolların oluştuğu (İA, XII, 13-14), genellikle müstakil bir tarikat olarak değerlendirilen Bedeviyye’nin, kurucusu Ahmed el-Bedevi’nin mürşidlerinden Şeyh el-Berri’nin silsilesinin Ahmed er-Rifai’ye ulaşması sebebiyle Rifaiyye’nin bir kolu olarak da ele alındığı (DİA, V, 318), Halep şeyhü’ş-şüyuhu Zeynelabidin el-Cezeri’nin birkaç tarikatın yanı sıra Rifaiyye’den de hırka giydiği (Gazzi, II, 145), Zeyniyye tarikatının kurucusu Zeynüddin el-Hafi’nin şeyhi Abdurrahman Şirsi, Rifaiyye’den de hilafet aldığı için esasen Sühreverdiyye’nin bir kolu sayılan Zeyniyye’nin Rifaiyye’nin de kolu olduğu ve aynı zamanda Sühreverdiyye ile Rifaiyye’yi birleştirdiği (Haririzade, II, vr. 59b-60a, 107b) kaydedilmektedir. Murtaza ez-Zebidi, Seyyid Abdurrahman b. Mustafa el-Ayderus (ö. 1192/1778) vasıtasıyla kendisine ulaşan bir silsile kaydetmiştir (s. 58-59).

RUFAİ TARİKATIYLA İLGİLİ DİĞER MAKALEMİZİ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

BİBLİYOGRAFYA:

Ahmed er-Rifai, el-Burhanü’l-müǿeyyed, Dımaşk, ts., s. 33, 46, 62-63, 88, 94; a.mlf., el-Mecalisü’s-seniyye: Sohbet Meclisleri (trc. Ali Can Tatlı), İstanbul 1996, s. 17-18, 53; Sıbt İbnü’l-Cevzi, Mirǿatü’z-zaman, s. 370-371; İzzeddin Ahmed es-Sayyad, el-MaǾarifü’l-Muĥammediyye fi’l-vežaǿifi’l-Aĥmediyye, İstanbul 1305, s. 58, 64; İbn Hallikan, Vefeyat (Abdülhamid), I, 154; Safiyyüddin İbn Ebü’l-Mansur, Risale: Biographies des maitres spirituels connus par un cheikh égyptien du VIIe/XIIIe siècle (nşr. ve trc. D. Grill), Kahire 1986, tercüme edenin girişi, s. 30; Ahmed b. İbrahim el-Farusi, İrşadü’l-müslimin li-ŧariķati şeyħi’l-müttaķīn, İstanbul 1307, s. 3-7, 27, 32, 39-40, 81, 92-112; Ali b. Hasan el-Vasıti, Ħulaśatü’l-iksir, Kahire 1306, s. 68-70; Abdurrahman Ebü’l-Ferec el-Vasıti, Ŧabaķātü ħırķati’ś-śufiyye, Kahire 1305, s. 35; a.mlf., Tiryaķu’l-muĥibbin fi sireti sulŧani’l-Ǿarifin, Bibliothèque Nationale de Paris, code 5291, vr. 266b-267a; Eflaki, ariflerin Menkıbeleri (trc. Tahsin Yazıcı), İstanbul 1973, II, 149-150, 287; İbn Battuta, Seyahatname (trc. A. Sait Aykut), İstanbul 2004, I, 260-261, 417, 425, 427, 471; Kemal b. Ahmed Ahlati, Münevvirü’l-eźkar fi źikri silsileti’l-meşayiħ, Hacı Selim Ağa Ktp., Kemankeş, nr. 253, vr. 17a-21b; Sübki, Ŧabaķāt, V, 75-80; M. Siraceddin el-Mahzumi, Śıĥaĥu’l-aħbar, İstanbul 1306, s. 73, 92-96, 117-118; Gazzi, el-Kevakibü’s-saǿire, II, 145; D’Ohsson, Tableau général, IV, 661-662; Zebidi, Ǿİķd, s. 58-59; Haririzade, Tibyan, I, vr. 288b-293a; II, vr. 51b, 58b-61b, 261b, 273a-274b; III, vr. 31b-35a, 73b-74b, 93b-95a, 212a; Ahmed b. Muhammed el-Veteri, Ravżatü’n-nažırin ve ħulaśatü Menaķıbi’ś-śaliĥin, Kahire 1306, s. 106-107; Yahya b. Salih el-İslamboli, Tarikat Kıyafetleri (haz. M. Serhan Tayşi - Mustafa Aşkar), İstanbul 2006, s. 73-74, 77-79, 147-150, 170, 186, 193; Sayyadi, Ķıladetü’l-cevahir, Beyrut 1301, s. 69, 218, 299-301, 366-367; a.mlf., el-ĶavaǾidü’l-merǿiyye fi uśuli’ŧ-ŧariķati’r-RifaǾiyye, İstanbul 1305; M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (İstanbul 1919), Ankara 1966, s.174; a.mlf., L’influance du Chamanisme turco-mongol sur les ordres mystiques musulmans, İstanbul 1929, s. 12-13; a.mlf., Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Ankara 1959, s. 95-96; Kenan Rifai, Ahmed er-Rifai, İstanbul 1340, s. 155-164, 167-168, 179-183, 228; Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya (haz. Mehmet Akkuş - Ali Yılmaz), İstanbul 2006, I, 243-246; Amasya Tarihi, II, 489; III, 8; H. Laoust, Essai sur les doctrines sociales et politiques de Takī-d-Dīn Ahmad b. Taimīya, Kahire 1939, s. 92; a.mlf. dunyadinleri.com
Les schismes dans l’Islam, Paris 1965, s. 248; Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1964, s. 464-465; Necmi Tarkan, Kartal’da Kurulmuş Bir Tarikat Ma’rifiye, İstanbul 1964, s. 3-18; Ayverdi, Osmanlı Mi‘marisi I, s. 24; a.mlf., Avrupa’da Osmanlı Mi‘mari Eserlerleri II, s. 365, 391; a.mlf., a.e. III, s. 46, 84, 109, 211, 292, 316; a.mlf., a.e. IV, s. 107, 181, 122, 260, 296; J. S. Trimingham, The Sufi Orders in Islam, Oxford 1971, s. 39, 40, 45; Mustafa Tahralı, Ahmad al-Rifai, sa vie, son oeuvre et sa tariqua (doktora tezi, 1973), Sorbonne Nouvelle Paris III, tür.yer.; a.mlf., “Ahmed er-Rifai”, DİA, II, 127-130; O. Depont - X. Coppolani, Les confréries religieuses musulmanes (nşr. M. J. Cambon), Paris 1987, s. 328-329; G. Veinstein - N. Clayer, “l’Empire otoman”, Les voies d’Allah (ed. A. Popovic - G. Vienstein), Paris 1996, s. 323, 339; Reşat Öngören, Osmanlılar’da Tasavvuf, İstanbul 2000, s. 19; Yusuf Haşim er-Rifai - Mustafa er-Rifai, el-İmamü’s-Seyyid Aĥmed er-RifaǾi, Dımaşk 2002, tür.yer.; Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İstanbul 2003, s. 114, 390-424; Necdet Okumuş, Manisa Rifai Dergahı Entekkeliler: Bir Tekkenin Tasavvufi ve Sosyal Tarihi, Manisa 2003; Metin İzeti, Balkanlarda Tasavvuf, İstanbul 2003, s. 211-222; Ramazan Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (18. Yüzyıl), İstanbul 2004, s. 547-556; Nurhan Atasoy, Derviş Çeyizi: Türkiye’de Tarikat Giyim-Kuşam Tarihi, Ankara 2005, s. 136-145; Selami Şimşek, Edirneli Kabuli Mustafa Efendi, Hayatı, Eserleri, Tasavvufi Görüşleri, Kenzü’l-esrar ve Divan’ı, İstanbul 2005, s. 29; dunyadinleri.com İbrahim er-Ravi, es-Seyr ve’l-mesaǾi fi aĥzabi ve evradi’s-seyyid el-ġavŝi’l-kebir Aĥmed er-RifaǾi (nşr. Abdülcelil Ata), Dımaşk 2006, s. 159-195; C. Mayeur - Jaouen, “Maitres, cheikhs et ancêtres: Saints du delta à l’époque mamelouke”, Le développement du soufisme en Egypte à l’époque mamelouke, Le Caire 2006, s. 41-50; Tahsin Özgüç - Mahmut Akok, “Develi abideleri”, TTK Belleten, XIX/75 (1955), s. 382; E. Bannerth, “La Rifaiyya en Egypte”, MIDEO, X (1970), s. 20-21; A. Popovic, “Les derviches balkaniques: La Rifaiyya”, ZBalk., XXV/2 (1989), s. 176-192; XXVI/2 (1990), s. 142-183; Sadi Bayram, “Amasya-Taşova-Alparslan Beldesi Seyyid Nureddin Alparslan er-Rufai’nin 655 H./1257 M. Tarihli Arapça Vakfiyesi Tercümesi ile 996 H./1588 M. Tarihli Seyyid Fettah Veli Silsilenamesi”, VD, XXIII (1994), s. 31-74; R. Elsie, “Islam and the Dervish Sects of Albania: An Introduction to Their History, Development and Current Situation”, IQ, XLII/4 (1998), s. 269-279; Louis Massignon, “Haririye”, İA, V, 238-239; a.mlf., “Tarikat”, a.e., XII, 13-14; C. E. Bosworth, “RifāǾiyya”, EI² (İng.), VIII, 525-526; Ali Refii, “RifaǾiyye”, DMT, VIII, 290-291; Mustafa Kara, “Bedeviyye”, DİA, V, 318; Ekrem Işın, “Rifailik”, DBİst.A, VI, 325-330; Ömer Tuğrul İnançer, “Rifailik (Rifailik’te Zikir Usulü ve Musiki)”, a.e., VI, 330-331.



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! https://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

İlgili Sayfalar